21 Ağustos 2015 Cuma

Kralın Firarı-2

Büyüdükçe yalnızlığın sureti vururmuş kudretin aynasına. Kral olmak demek en fazla kendinden  geçiş demekmiş. İçinden bir soluk ay göçer. Perdeleri yırtarcasına parçalanır, kopar, ay da kararır. Görünmez olur önünde açılan yollar, kaybolur krallar. Bir düş çizilir gölgelerin arasına. Karanlık boğar adamları, yapayalnız bir kral altın kadehinden içer şarabını.
Gözleri ancak ayyaş bir gecenin derininde kapanır kendine. Bir çocuk bulur. Şaşkın ve düşkün. Bir sonra zamanında aramaya başlar aslını. Elinde sade bir suret, kanlı elleriyle bir çocuk başını okşamakta. Büyüdükçe sıfatları da büyüdü kralın, kalın maskelerin altında unuttu yüzünü. Özledi kendini. Yandı kral. Krallığının bedeli olarak sızlayan her yaranın ateşiyle kavruldu.
Atlarını koştular ormana doğru. Sefer zamanı gelecekti yakında. Mevsim savaşa dönüyordu yeniden. Hazırlanmak lazımdı. Hazar zamanının mahmurluğunu atmaları gerekti. Yüzyılların takviminden bir iklimin rüzgârı esiyordu. Herkes bilirdi bu zamanları. Şimdi av zamanıydı. En güzide savaşçılardı avcılar. Ölüm soluyorlardı. Burunlarında kan kokusu ve acının kara lekesi vardı. Önce ormanın seslerini duyacaktı kulakları. Keskinleşecekti gözleri, okların tiz çığlığı kopana dek takip devam edecekti. Sabırları büyüyecekti zafere dek. Sonunda şölen ateşleri yakacaktı kaderlerinin diri tanelerini. Bir düş daha onlar için kurulacaktı, avların acı haykırışlarının yankısına. Bu zengin bir yaşamın zehirli çığlığı olsa da çocuklarının ve karılarının bundan haberi olmayacaktı nasılsa. Rahatça öldürmenin tek yolu buydu belki de ya da ölmemek için öldürmenin bir yolu. Avcılar bunları düşünmezdi zaten. Düşünmeyi bile bilmezdi aslında, öldürmekten başka. Düşünmek korkak düşkünlerin işiydi. Kralın adamları için tek gerçek avın ve savaşın delici yıkımıydı.

14 Ağustos 2015 Cuma

KAYIP ZAMANLARIN NOTLARI Oğul erdeme mirastır…..

Rical-i gayb’dan (KAYIP TAİFESİNDEN)  KRALIN FİRARI-1
  Kapılar kırılır. Zamanın sırları dökülür bir bir. İnsanlığın hafızasında saklı kalan odalardan temiz denizler dolar sokaklara. Denizler kurur, yollar deniz olur, içine düştüğün derya anlamını yitirir an be an. Kışın yaza gebeliğinin kurgusudur bu. Bilinmez diyarlarla kayıp diyarlar arasındaki geçişin anlığından izler kalıyor düşlere.
   Karanlık diyor adamları. Işık neredeydi bilmiyor kral. Hep birlikte susuyorlar sonra. Beklemeye başlıyorlar. Anlığın birden boşalıp yıldızı parlatacağı çınlamayı bekliyorlar. Başlamanın ardından genişliyor iklimlerin sakin örtüsü. Kaplanıyor ufuk. Adamlar unutuyor karanlığı. Boşluk ve anlamsızlık vuruyor can duvarlarına. Sıkılıyorlar. Unutmuyor kral beklemeyi.
   Küçük kara toprakların üzerinde tepinen adamların soluklarının nemi kurumadan ve ardından hızlı atların sırtında hiç durmadan günlerce oradan oraya gidenlerin topukları yere değmeden çok ama çok önce uzak diyarların suyunu taşıyan bulutlar yola çıkmıştı bile. Bulutları sürükleyen rüzgarın ıslığı duyulmadan önce tüm adamların alınlarına değdi serinliği. Issız ve boş sürgünlerin bittiğinin habercisiydi bu. Tanıdık bir yeni dönemin ilk kokusu. Tüm bu adamlar döngüyü bilirdi zaten. Her bitişin ardından nasıl bir başlangıç geleceğini ve onun içlerine işlemiş olan bütün anlarının yeniden gelişini, yenilenişini yaşarlardı koyunlarında.
   Karanlık, ne mevsimin taşıdığı rüzgarlara ne de atlıların keskin oklarının ıslığına bağlıydı. Bütün belaların geldikleri gibi savrulup gidecekleri bir yer vardı. Bu varlığını hissettirmeden ağır ağır çöken bir yüktü, kralın yüreğinde. Yıldızın parlaklığını söndüren bir karanlık. Sonra ayın, güneşin ve insanın gözünün nurunu saran bir karanlık.
    Şafağı sökmeyen bir akşamdı. Umutların üzerine kalın ve kara örtüler çekilmiş, gölgeler dolaşıyor sokaklarda. Gölgelerin evlerinde kandiller hiç sönmüyor. Onlar evlerindeyken kayboluyorlar. Yapayalnız kalıyor kral. Sırtında adamlarının gözleri ve halkının sürgün  yaraları. Sade kralın üzerine çökmüş karanlık. Kadınları, sevdikleri, çocukları gölgeleşiyor. Onlarda kendi dünyalarında kayboluyorlar. İhtişamlı sarayının altından, gümüşten eşyaları, bin bir çeşit değerli taştan yapılmış ziynetleri ve giydiği saf ipek tüm abaları sisin kaybeden karanlığında kalıyor.

6 Ağustos 2015 Perşembe

Erdemin Mektubu

Sevgili önce Mümtaz sonra Hikmet olan kısaca Meleğin vazgeçilmezi olan sevgili babam, seni aramakla geçti tüm ömrüm. Yokluğundan doğdum sayıyıyorum kendimi. Senin ölümünle tekrar buluştum Meleğimle, annemle. Seni tanımaya yıllar sonra yeniden başladım. Hayatımın orta yerindesin artık. Sen yokken var olmayı başarabilen adam, sevgili babamseni anlamak zorunda olduğumu hissediyorum. Var oluşumun bütünlüğüne kavuşabilmem için doğumumla yok olan bir babanın, ölümüyle var oluşunu anlamlandıran oğlu olarak önce bir “yok”’u anlamak zorındayım. Senin hikayen bu yüzden yazılmaktadır, hikmet efendi, öncelikle bunu bilesin. Yoksa senin kendine özgü savruk karakterinlehiç bir alakası yoktur. Şahsiliğin insanoğlunun ana rahminde döllenmesiyle başladığını düşünecek olursak,benim Erdem olarak sondan başa doğru önce Hikmet’i sonra Mümtaz’ı anlamaya çalışmam doğal görülmelidir. Seninle barışmam gerektiğine inanıyorum. Bunun seninle bir ilgisi olamadığını adımgibi biliyorum. Derdim kendimle. Sakinleşmem gerek artık. Sevdiğim iki kadın, biri Melek biri Canan, beni beklemekte. Benim bu kadar güçlü bir mecburiyet karşısında herhangi bir seçeneğim olmadığı için mecburen seni anlamak işiyle uğraşmak zorundayım, Hikmet Efendi. Bu sana ilk ve son mektubun sebebi ve seni anlamaya çalışan hikayenin oluşum gerekçesi budur işte, sevgili mümtaz, hikmetli babam. Meleğimle, Cananımın sinesinden kopan bir hikayenin başlangiç ve sonuyuz. 
  İçimde biriken kayıp zamanların tortularından sıyrılıp sevgiyle selamlaşmak için sevgili babam kaçtığın yerlerde bıraktığın izleri toplayıp bir güzel kaçak cennetinle yüzleşiyorum. Seni ve kendimi anlamak için derlediğim notlardan nasıl bir dünya çıkacağını bilmeden yazılmıştır bu kendine kaçan adamın hikayesi. Sevgili babam Hikmet efendinin bana bıraktığı bir miras olarak not düşülmüştür, tarihin kayıtsız sayfalarına. Sevgiyle selamlaşmak ümidiyle, hoş olunuz, emi! 


24 Haziran 2015 Çarşamba

Ezbersiz Buluşmalardan

Erdem her daim aklın yolundan yol almış bir adam olmuştu. Kendini bilmişti hep. Evden ayrıldığında hukuk fakültesini kazanmıştı aslında. Büyük bir heyecanla eve koşup annesine sarılıp ağlamıştı o gün hatta. Melek’de ağlamıştı her zaman ki gibi. Oğlunun kendinden kopuşuna mı ağlıyordu yoksa yıllardır bir köşede kendini bekleyen Hikmeti’ne mi, o belli değildi işte. Erdem olduğu gibi kabullenmişti içine doğup büyüdüğü iklimi. Bu yüzden hiç bir zaman asiliği görülmemiştir kendisinin. O ulaşılmaz baba duvarlarının arkasına niye saklanmıştı, hiç sormadı hiç bir kimseye. Merakı yokluğun saltanatındaydı, yoktu yani karşılığı. O da Efendi efendi kabullendi var oluşunun eksik yanlarını. O yüzden hiç bir his besleyemedi babasına. Sanki Hikmet efendi öldükten sonra tanımaya başlamıştı onu. Bir doğumla ölen baba bir ölümle doğmuştu evladı için. Güç işti bu biliyordu Erdem ama anlamaya çalışacaktı artık. Bir oğulun ancak babasının yokluğunda var olabileceğini. Yeni ve kendine özgü bir kişiye dönüşebileceğini. Yıllardır gördüğü babasının kopyası oğullar ve anasının benzeri kızlarla bozulmayan ezberlerin nasılda nesilden nesile aktarıldığını ve bitip tükenmek bilmeyen acıların bayramların vazgeçilmez konularına dönüştüğünü, her birinin  güya kendi acısının sönmeyen alazıyla dolaştığını, yandığını, yaktığını görünce saygı duymaya başlayacaktı Hikmet efendiye. Geçmişinden ve göçünden hiç bir iz bırakmamıştı evladına. Sıfırdan başlamış bir hayat armağan etmişti oğluna. Kendi yok oluşunun eziyetini değil bir var oluşun sefilliğini bırakmıştı aslında. Bundan şikayet edebilecek bir kimse de olamazdı zaten. Kendi olabilen, derdi kendini bulmak, bilmek olan insanoğulu hakikatın erdemine ulaşmış olmaz mıydı zaten. İşte tamda şimdi Erdem bu durumu keşfetmenin kıvancıyla genişlemişti. Tüm dünyayı gelmişiyle geçmişiyle kucaklayıp yüreğinde eritme zamanındaydı. Dudağına nerden hatırladığını bilmediği bir ıslık gelip yerlemişti. Yüzünde huzurlu bir tebessümle işinin başında, insanların türlü sorunlarının savunmasını yapmaktı işi, gündüzün çıplak aydınlığından gecenin savruk rüzgarlarının ay ışığına doğru çalkalanıp gidiyordu. Yol uzuyordu önünde, çekiyordu kendine kendine. Erdemin zamanında yaşıyordu şimdi Hikmet efendi, ölmemişti daha.

26 Mayıs 2015 Salı

Bağ

Gözlerindeki nemle bakardı annesi ona, oldum olası göz yaşları hep hazırda beklerdi. Erdemin ilk gördüğü gözler buğuluydu hep. Şimdi de değişen pek bir şey olmamıştı. Lakin anlıyordu artık, sıra ona gelmişti. Onun hikayesi oynanacaktı. Kimseyi diyordu, kimseyi dahil etmemeliyim kendi karanlığıma. Hiç kimsenin gözleri dolmamalı benim hikayemin içinde. Ya gerçekten kopmalıyım bu karanlığın takibinden, yalandan da olsa durmadan gülmeli ve güldürmeli ya da kaybolmalıyım. Tek başınalığıma kimseyi ortak etmemeliyim. Henüz bir tercih yapmak için çok erkendi. Kendini alamazdı Cananın tutkusundan daha. Karanlıkla hesabını bir süre daha ertelemeye karar verdi. Umarsız uykuların kucağına bıraktı kendini. Bir Melekle bir Canan tutmaktaydı nöbetini. İçindeki kaçak kuyusunu rüyalarına saklama zamanındaydı.
Melek oğluna usul usul doğumundan, çocukluğundan sonra babasından söz ediyordu. Erdem ise öğle üstleri onun anlattıklarını not ediyordu defterine. Birikiyordu yavaşça, farkında olmadan Hikmet doluyordu içine. İşine geri dönmüştü artık. Bürosunda akşamların Hikmetli yankısı kulağında, davaların küçük ayrıntılarıyla uğraşır olmuştu. Kavgaların düğümünü çözerken ne kadarda çok sokuluyordu bilinmezlğin karanlık sureti yamacına. Bu halin adının Hikmet olduğunu ise annesinin yalnız ikliminden soluyordu durmadan. Hikmet büyütüyordu oğlunu artık. Hakikatin adil iklimine yaklaşıyordu Erdem usul usul.. Zaman en iyi bağ olmuştu ikisi arasında.Melek ise bu bağı dokuyan en iyi ulak. Zamanları bağlayan en usta bağcı.

   

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Perde

    Sabahları beraber kahvaltı yaptık annemle. Özlemişim onun çayının dumanını. Bazı günlerde simit aldım kahvaltı için. İlk zamanlar hiç konuşmuyordu. Kahvaltıdan sonra bulaşıkları yıkayıp kahve yapıyordu. Karşılıklı susarak içiyorduk. Bir zaman böyle devam ettik. Bir gün benim için her hangi bir gün olan bir günde, “nasılsın oğlum”, dedi, bana. Yılların özlemiyle doluydu bakışları. Hep yalnızım, anne, diyebilmeyi isterdim ama iyiyim, dedim. Sen nasılsın?
-seni çok özlediğimi anladı, usulca her zamanki gibi ama bu sefer sonsuza dek ayrıldı aramızdan. Sana kavuştuğum için, iyiyim oğlum, tıpkı doğduğun gün gibi ve yine yarım yok yani hep buruk.
-iyi bir yanın da var bir köşende. Yapayalnız değilsin anne.
-biliyorum oğlum, bilmezmiyim hiç, Hikmetin işleridir bunlar hep
     Doğuştan yorgun bir adamdı babam, biliyorum seni, kendimden biliyorum. İlk soluğumdan beri acıyordu boğazım. Anamın ve benim başbaşalığımızdan beri bilmekteyim bunu. Acı bir doğumdu benimkisi en az anamın çığlığı kadar ve sonra senin Hikmet efendi kendi kulaklarında yankılanan boşluğun kadar acı bir tat, dünya ve benim yani soluğum arasındaki ilişki. Sonra dün, ölümün ve mezarının yankısı…doğduğum an kadar tanıdıktı hepsi inan. Buna şüphen olmayacaktır lakin inan diyorum lütfen inan. Bil ki yoksun artık sen, öldün artık inan…ben yeni bir nefestim senin sıcağından doğan ve seni bilmekti işim zaten. Sen öldüğün gün doğacaktın benim için. Bir oğul mirasın ve şanına yaraşır bir kaçak öyküsü yazmaya yazgılı bir adam... 

  Soğuk bir gecede doğmuştu Erdem. Buz dökülüyordu sanki gökyüzünden. Çok küçük doğmuştu. Çocukcukluğu boyunca zayıftı ve hiç bitmeyen hastalıkları arasında Melek’in sıcak soluğu sarmıştı onu. Babası karanlık bir perdenin ardında, görünmez zaten Erdem de merak etmiyordu onu. Gürültücü bir çocuk olmamıştı hiçbir zaman sakince kağıt ve kalemlerle oynar dururdu. Karanlığın içinde kalanın resimlerini çizerdi durmadan. Çizdiği tüm resimlerin en sonunda kara kalemiyle tüm kağıda bir perde çekerdi. Hafif çizilmiş gri perdenin ardında kalırdı tüm ayrıntılar. Sonra küçük şiirler yazmaya başladı, büyüdü, büyürken hep şiirler yazardı. Karanlığın hikayelerini yazdı ilk gençliğinde, daha sonra hepsini bıraktı. Evini ve annesini terk etti. Hiçbir şeyi görmedi gözü. Hastalıklı bir aşkla Canan'a bağlandı. Bir tek Erdem, evdeki karanlığa inat bir yaşam kurmuştu kendine. Ya şimdi o karanlığın ölümünden sonra ne yapacağını bilemiyordu. Onun için aslında karanlık ölmüştü. Çiğ bir aydınlanma yaşanacaktı artık. Ne yapacaktı bu durumda hiçbir fikri yoktu. 

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Oğul Erdem: Kaçak bir kaçığın cenaze işleri

Sana değil Hikmet efendi yokluğunda solan anneme üzülüyorum. O gün geç kalkacaktım. Bir Pazar keyfi yapacaktık Cananla beraber. Telefon çaldı. Bırak dedi, Canan, bozma keyfimizi. Belki önemlidir dedim, annem ağlıyordu. Anladım. Ölmüştün. Geliyorum anne dedim. Eve koştum hemen, boynuma sarıldı, boğuluyordu sanki. Avuttum onu sonra oturduk, canı çekiliyordu. Yapayalnızdı. Bir ölüyle baş başa. Hiç kimse yoktu çağıracağı, komşusu, akrabası veya bir arkadaşı. Hepsi sendin onun için ve  o tüm insanlarının yasını bir başına tutuyordu. “Hayat devam ediyor anne!”, demek çok zordu ona. Sustum. Derin derin kokladı beni. Senden bir iz arıyordu, Hikmet efendi, bu belliydi. Saatlerce devam etti bu arayış salınımı. Gitti geldi, sen içerde, upuzun beyaz örtüler başından çekili; o ise burnunda Hikmet kokusuyla omzumda. Sonra bir ara Cananı aradım, gel dedim. Geldi. Annemin yanına bıraktım onu. Gidip cenaze işlerini hallettim. Camiye gittim, hoca salanı verecekti ikindi namazını müteakip defin edecektik seni. Kahvehaneye uğradım, tanıyanlardan bir kaçı hemen takıldı peşime. Efendi adamdı dediler. Sırasını karıştırıyorum ama bir ara doktor geldi eve ölüm tutanağını tuttu. Bu Canan geldikten sonraydı ama bak bundan eminim. Annemi sokmadık artık odaya çünkü. Bir veda etsin hiç olmazsa dedi doktor. İsterseniz bir iğne yapayım, diye söyledi sonra. Yok dedik yok bu acıyı yaşamadan hayata yeniden geri dönemez o. Bırakın dedi o zaman doktor. Bırakın ölü, yıkanmadan önce son vedasını etsin. Ben de doktorla çıktım zaten. Annem tam olarak ne yaptı bilmiyorum. Mezar yeri falan satın aldım senin için. Sonrası hep bilindiği gibi işte. Benim hep bildiğim ama annemin ilk defa tanıştığı boşlukla baş başa, Melek, ben ve Canan kalakaldık. Hepsi bu işte Hikmet efendi. Hepsi bu!  
Bir süre annemle beraber yaşadık. Birinci derece yakınım olduğun için 15 gün tatil verdiler bana. Canan hemen döndü işine. Akşamları son üçlü kadromuz tamamlanıyordu. Canan sabahları hepimizden önce kalkıp, gitmek  zorunda olduğu için bir tek akşamları tam oluyorduk. Sonrasında yani gün boyu, bir Melek ve ben sonra bir hayal olarak sen vardın Hikmet efendi. Annemin gözündeki yaştın artık sen. Öncesinde neydin onu da tam bilemiyorum ama. Son durumda böyleydi, işte.

22 Mayıs 2015 Cuma

MELEK

Hikmetin ardında bir yas. Nuru sönmüş bir Melek, solmakta tasasından. Lakin onun karanlığında bir hayal dolaşmakta hala. Tek başınalığın esaretinde görülen düşler değmezmiş gerçeğin sığ koylarına.
Uyumuştuk o sabaha doğru. Ben uyandığımda o hala uyuyordu. Yorulmuştu, bütün gece konuşmaktan ve bunca yıl için için dolmaktan. Sanki bir an önce boşaltmak istiyordu içini. Hiçbir zaman durduramamıştım zaten onu. Son anında da tutamadım. Neyse sonra da hiç uyanmadı artık. Bardaktan boşanırcasına dökmüştü kendini. Son damlasıymış demek. Rahat içimde uyudu. Yüzünde bir yarım gülümseme, gözlerinden biri açık, oğlu varınca yanına birkaç damla yaş süzüldü açık gözünden sonra o da  kapandı. Hep birlikte sessizliğe gömüldük.

                                                 Söylenecek tüm sözleri söyleyip gitti. 

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Hikmet ve Melek Çağları

Baş başa kaldığımız zamanlarda yazılıyordu tarihimiz. Yorgun ve titrek elleriyle zaman açıyordu hayatımızın ucunu. Biz törpülenmiş yanlarımızdan bileniyorduk yine. Açılıyordu bir kırmızıya çalan gecesefası daha. Eyvallah edasında nazlanıyorduk, ömrümüzün bu baharına da. Senle ben Melek hep bahardık. Üşüyor musun hayatım? Yok gözümün bebeği yok, derdin, senin yanında üşür müyüm hiç ben. Ah be gözlerim, siz mi tutuşturdunuz bu alevi. Bu yüzden mi sönmüyor hiç. Meğerse ne büyük kötülük etmişsiniz sevdiğime. Hikmetinden sual olunmaz Melek, beraber ölelim olmaz mı? Aynı anda yumalım gözlerimizi ve aynı anda açılsın sonsuzluğun kapıları önümüzde. Ben seni bu soğuk iklimlerde bir başına bırakamam, nazlım. Gözüm arkada kalır. Sen benden önce davranır isen, hiç şüphe etme hemen ardından yetişirim sana. Kızma yine Melek, durup dururken niye ölümden söz açtın yine, diye. Vaktimiz geliyor artık. Belli bu her halimizden. Avutuyorum kendimi işte. Dünyanın sahte suretlerinden olmadık diye, ölüm yakamıza yapışmayacak değil ya. Hazırlıyorum kendimi, şaşırmayalım.
Yıllarım dillendi, canım, yaşlandım artık istediğim kadar geveze olabilirim. Çay içelim şarap yerine. Yoksul akşamımız sürsün bir taşım daha. Sabahlara kadar konuşalım durmadan. Yangınımız sönsün. Yüreklerimizin kabaran yaraları kanasın. Aslında şarap içsek kızılından daha iyiydi ama onu da bir yarına bırakalım. Uykun gelirse, sen uyu Melek, ben konuşurum sana. Kulağında durmadan dönen şarkın olurum. Sen keyfine bak Melek beni elleme bu gece. Sus deme. İçimizi dökelim ortalığa, kimsenin toplamaya kalkacağını da sanmam zaten.
Ne dersin Melek? Bazen diyorum ki biz ölü doğan çocuklarmıydık, kim bilir. Belki de hep bu yüzden bir ölü yaşam sürmüşüzdür. Annelerimiz ağlamasın diye yaşıyor taklidi yapmışızdır. Yakışmıyoruz ikimizde bu dünyaya Melek, biliyor musun. Yakışmıyoruz. Senin o naif bakışlarının yaldızlı yalnızlığından ben sorumlu değilim, Melek. Suskun ve yorgun bir efkar akşamında ölümden söz edilir mi diyeceksen eğer dönüp bakıyorum yaşama dair hiçbir iz bulamıyorum Melek. Belki sade bir ıslık sesi çalınıyor kulağıma, hep aynı nağmeyi üfleyen hepsi bu. Yaşamak bu kadar olmamalı diye düşünüyorum sonra. Hep çocuk kaldık, annemiz üzülmesin diye. Onun titrek gülümsemesinde bir yer aradık kendimize durmadan. Senle ben Melek ne zaman yelkenlerimizi birbirimize doğru açtık asıl o zaman doğduk belkide. Umarsız dinleyişinden biliyorum bunu.

17 Mayıs 2015 Pazar

Hikmet ve Melek-6

 Bir gün son olacak. Bak melek bundan eminim işte. Biz aslında sonumuza doğru durmadan adım atan adamlarız. Tamam diyeceksin, bundan daha doğal ne var Hikmet, ne var biliyor musun, bu durumu bilmek var. Her sabah sona doğru uyanıyoruz ve devamında eylediklerimizin hepsi sona doğru. Ne ümitsizce bir yolculuk bu böyle. Uyanmasak halbuki hep yatsak seninle aynı yatakta ne hoş olurdu. O da bir son değil mi? Hiç uyanmamak ölmek değimli? Bazen bundan şüphe duyuyorum Melek, binlerce insan görüyorum ayakta uyuyan hatta hiç uyanmayan. Meğer onlarda yaşıyorlarmış, öyle diyorlar kendi aralarında. Öyleyse ölmek ne demek, Melek. Sen susarsın yine mağrur bakışlarını yere döküp. Aslında bilirim, biz yaşadık mı? Hikmet, demek istediğini. Ama sen kıyamazsın bana. Sitem edemezsin daha henüz dökmüşken eteğimizdeki taşları, sırtımıza yığmazsın yeniden. Bilirim inceliklerini senin. Ama kalbin farklı acıyor değil mi Melek. Benimkinden biliyorum. Ölmedik öyleyse kuzum, ölmedik hala biz. Gün gelir belki oda olur ama hala acıyor içimiz. Bir yara bin gül dağlarmış, doğuştan yanmışız be gülüm, bak hala tütüyor dumanımız.
 Hep kırıktı zaten kanadımız. Doğduğumuz günden beri belki de kim bilir. Ve hep pembeydi gece.yalnız biz karanlık. Yokluğun ve yoksunluğun insanlarıydık biz. Genlerimize işlemiş bir hastalığın son ve en ağır sancıları vuruyordu ömrümüze. Bilmezdik biz hiçbir şeyi. Öylesine yaşardık işte. Öyküsü olmayan çocuklardık. Mirası olmayan ve sonra adı, sanı, şanı yokluk öykülerinde toparlanmış yumakların çözülmeyen düğümleri, biz kimdik Melek. Kızma hemen bana, yeter artık der gibi bakma. O bildiğin normal insanlar gibi değiliz diye, hani her şeyleri tam görünen, tüm hesapları  tutan insanlardan neyimiz eksik der gibi bakma bana öyle. İçim deliniyor. Bir tek senin gözlerinin yas tutan özlemleri deliyor içimi Melek. Bilemezsin bunun nasıl bir keder olduğunu. Bir ömrün çiğliğinden fazlasıydı bizimkisi. Bak bundan eminim işte. Beklide bütün kaçakların toplandığı bir ülkenin çocuklarıyızdır. Bundan tam emin değilim ama, büyük çoğunluğunun özellikle yoksulluğundan ötürü böyle olduğunu düşünüyorum. O büyük savaşların talan ettiği ailelerin savrula savrula tutunduğu bir dal bizim dedemizin hayatına ve sonra bize uzanan bir döngünün sıfırıydı. Yıkımların ardından gelen başlangıçlar da o tarihin izlerini taşımıyorlar mı dersin. Yıkılışın ve sonra yeniden ayağa kalkışın adımlarının ürkek ve anlamlı bakışları ne kadar uzağında Melek, hiç düşündün mü? Boş verdin değil mi, herkes gibi…bu günün düşüşleriyle uğraşıyorsun sende. Boş ver Melek, en iyisi bu. Sen taze acılarına dal ve onların damağında bıraktığı, ballın tadın çıkar. Şairin dediği gibi “ acıyı bal eyle”. 

15 Mayıs 2015 Cuma

Eteklerindeki Taşlar- Hikmet

Bir adam ki kendine fazla, herkes den çok kendine fazla ve kendine rağmen bir hayat sürmeye yazgılı. Debelenip durduğu dünyanın ne olduğunu bile anlamaya fırsatı yok.Bir çift sürmeli gözün oyunları içinde bir oyuncak olmuş. Gözlerinin oyununa gelmişti Hikmet. Gözlerinin gördüğü manaların yanılgıları....keşişin ardı sıra bıraktığı hikayeler gibi yalan yanlış bir hayatın bedeli ödene ödene bitmemişti. Hikmet bir silkelense düşecek olan taşların altında kaç dünya kalmazdı ki, kim bilir? Hikmet olsa olsa karşısındakinin ezberine uygun bir yol bulur yine de en az zararla atlatırdı dünyalar bu taşların ezici ağırlığının sarsıntısını. Onun koca yüreği kıyabilir miydi hiç Meleğine sitem dolu sözlerle yaralamaya. Hikmet bilirdi zaten kendini. En çok kendini bilirdi çocukluğundan beri. Keşke bilmeyeydi de layık bir yaşam sürebileydi; hani bir baba gibi, bir sevgili gibi en çok da bir adam gibi. Neylesin garip ona da böylesi bir yaşam biçilmiş işte. Anlamak istemiş her bir şeyi ve anlamak üzere yok etmiş tüm gerçeklikleri. Yanlış bir çağın insanı gibi eğreti sürmüş ömrünü. Eski Yunan filozofları gibiymiş bilmem kaç yüzyıl sonrasında. Bozkırların sert iklimlerinin tasasını duyuyormuş gibi yüreği sürekli yol hikayelerine kurulu. Çölün ortasındaki serapların yansıması misali bir ömrün hangi sorgusundan hangi yargıların adil sonuna varabilirsiniz ki. İşte Hikmet aynı böyle imkansız bir sonsuzluğun içinde var mı yok mu bilemeden sürüklenen bir ömrün son baharının sürgünlerini sürmekteydi.
      Neydi o oğlun adı Erdem mi. o bir düşün adı, varlığıyla hayali arasında uçurumlar olan adım. Hangi geçeklikle düşü arasında bir benzerlik vardır ki. Benzerlik kurmaya kalktığınızda en fazla kaçak bir adam olup çıkıyorsunuz. Ne yapsaydım da düşle gerçekliğin kavuştuğu bir resmin mutlu atmosferinin içinde bir an geçirebilseydik. bir adam kadın ve oğul, her birinin aynı anda tüm hücreleriyle gülebildikleri bir an. böylesi bildiğiniz bir kare var ise ne bileyim gördüm deyin hiç olmazsa içinizden. kaçak bilmesi mümkün olmayan karelerin çıkmazında hikayelerin anlamsız kurgusunda çılgınca bir iş yapmaya kalkıyor. Anlamaya çalışıyor ve sorguluyor tüm karelerin karanlık odalarını. hani bir kız sevmiş de kavuşamamış bir adam değildi o. parçalanmamış dı yüreği zalim bir sevgilinin kıskançlık oyunlarıyla. öyle olsaydı bir nebze isyan etme hakkını bulacaktı kendinde. Küfürler savurabilecekti ağız dolusu. Kırıp dökecekti çevresini belkide akıtabilecekti zehirlerini hafifleyecekti adam. olmadı işte o ancak yapamadıklarının hatta yapmak istemediği ancak yapmak zorunda olup da yapamadıklarının sancısını çekmişti, yaklaşık bir ömür.Hani o askıda zamanları vardı ya ezberlerinin saklı sandıklarındaki yaşanmış olanların arasında bir geveze ıslık ve dudağının ucundaki bir kibrit çöpü işte o zamanları hariç. Farklı zamanlarında farklı anlamlar içinde kaybolup giden ve sonra hep Melek ten tekrar başlayan ve yeniden kaybolan adam Hikmet. Erdem in gittiği sabah gözlerinin ufkunda hafiften bir ışık parlamıştı yine. isyan ediyordu oğul aynı olması gerektiği gibi. Üzülme anne diye sarılmıştı Meleğe, seni görmek için yeniden geleceğim. Dayanamıyorum anne diye haykırıyordu. yaşayan bir ölüyle aynı çatı altında soluk alamıyorum artık. Hep susan, görmeyen , duymayan bir babayla olmayacak anne. Gitmem ve kendime göre bir hayat kurmam gerek. ne olur anne sakın ağlama ve ne olur üzülme hem sanada para... dediği sıra da Melek ağzını kapattıydı oğulun. Daha fazlasını duymaya cesareti yoktu zavallının. sarıldı yavrusuna, uzun bir solukla onun kokusunu doldurdu içlerinin tüm zerrelerine. git oğul dedi git. iyi haberlerin yeter bana dediydi. fazlasını arayacağı yoktu zaten. Çünkü o bir kaçağın karısı, yari ,satıır başı olmanın ne olduğunu çok iyi biliyordu. oğulun ardından kapatınca kapıyı, gözlerindeki son damlalarıda elinin tersiyle silip karşıma oturmuştu, gözlerimin karasına karasına hançer keskinliğiyle bakmıştı ve sonra giderek sakinlemiş öylece uykuya dalmıştı. Hikmet idi adam gereğinde yok olmayı da bildiydi ama çaresizliğinden falan değildi bu, düpedüz bir tercih idi.Onun hayatı ancak böyle devam edebilirdi, üç çağ vardı onun için, Meleği beklemek, Melek için yaşamak, Melek ile ölmek.
yaşıyordu hala, meleği yaşama çağındaydı. Meleğin kaybedişiydi bu. önce mümtaz sonra erdem. ama hikmet için bunların hepsi yeniden doğmak demekti. yenilenmek, sonra hiç kaybetmediği merakıyla bakmaktı dünyaya.
Bir ölüp bir dirilmekti onun hayatı kısaca, Meleğin ki ise bir bulup bir kaybetmek demekti. Eteğinde taş biriktirmeyecek olan da yine Hikmetti. O tüm taşlarını yolda ata ata yürümeyi tercih etmiş olan kaçak. Ve Melek Erdemi uğurladı sonunda ve Hikmet yeniden geldi. Serüven tüm hızıyla devam edecek, ne zamana kadara(?) kim bilir?.........

Ay Masalları

  Ay Masalları,   I.Zaman: Yeni Ay   Kuzgun,   Asırlardır sallanan bir koltukta, küçük kara bir kuş düşü tutuluyordu. Birike bir...