Sessiz ve sakin bir huzur
kaplamıştı içini. Okuldan döner dönmez annesinin vanilyalı kurabiyelerinin
kokusu karşılamıştı onu. Bu kokuyu her duyduğunda ıpılık bir sıcaklık sarıyordu
etrafı. Bir hafta sonra merkezden gelecek olan heyetin karşısında en önemli
sınavını verecekti. Uzunca bir süredir hazırlanıyordu. Sadece o değil
çevresindeki herkes o güne kurulmuştu. Bütün davetlerini iptal etmişti annesi.
Evdekiler nerdeyse fısıltıyla konuşuyorlardı. O odasında, çalışma masasının
başından ayrılmıyordu. Onun için tüm ayrıntılar düşünülüyordu. Annesi
parmaklarının ucunda yürüyerek yanına geliyor, bir tepsi sevdiği yemekler
bırakıyordu masanın ucuna. Sırtını sıvazlıyordu şefkatle. Kasabanın en başarılı öğrencisiydi o. Eğer
sınavı verirse ki bundan kimsenin şüphesi yoktu, ilk defa bu kasabadan birisi
bir başka ülkeye okumaya gidecekti. Tek şansıydı bu. Rüyalarında bile o anı
yaşıyordu tekrar tekrar. Babasının gözlerindeki gururlu bakışlarını, annesinin
sevinç gözyaşlarını, kardeşlerinin ve akrabalarının tebriklerini görüyor gibiydi
şimdiden. O bu hayatın seçkin çocuklarından biriydi. Bunu çok iyi biliyordu.
Okul yolundaki nehir kıyısında çadırlarda yaşayan insanları gördükçe bunu daha
iyi anlıyordu. Zavallı insanlar, onları koruyacak bir çatıları bile yoktu
üstlerinde. Nasıl yaşıyorlardı bunca yokluğun içinde. Çocukları okula bile
gidemiyordu. Geleceksiz insanlardı onlar. Akşamları sesleri gelirdi bazen.
Annesi söylenirdi, hırsızlar başladı yine, diye. Babası, o kadar şikayet ettim
ama hala burada tutuyorlar bunları, derdi. Haklarında dolaşan pek çok söylenti
daha takılırdı kulağına. Neredeyse birinin ayağına taş değse, o uğursuzların
laneti çöreklendi üstümüze denirdi. Hayvanlarının pisliğinden, bitlerinden,
pirelerinden, hırsızlıklarından ve başıbozuk serserilerinden yaka silkerdi kasabalı
ama kimse de yanlarına yanaşmaya cesaret edemezdi. Hep birlikte kalabalık bir
aileydiler belki de. Kim bilir? Aman canım
onlarınki de yaşam mıydı? Yörük adamın davası mı kalmıştı bu dünya da? 28 Ekim 2015 Çarşamba
Yol Öncesi
Sessiz ve sakin bir huzur
kaplamıştı içini. Okuldan döner dönmez annesinin vanilyalı kurabiyelerinin
kokusu karşılamıştı onu. Bu kokuyu her duyduğunda ıpılık bir sıcaklık sarıyordu
etrafı. Bir hafta sonra merkezden gelecek olan heyetin karşısında en önemli
sınavını verecekti. Uzunca bir süredir hazırlanıyordu. Sadece o değil
çevresindeki herkes o güne kurulmuştu. Bütün davetlerini iptal etmişti annesi.
Evdekiler nerdeyse fısıltıyla konuşuyorlardı. O odasında, çalışma masasının
başından ayrılmıyordu. Onun için tüm ayrıntılar düşünülüyordu. Annesi
parmaklarının ucunda yürüyerek yanına geliyor, bir tepsi sevdiği yemekler
bırakıyordu masanın ucuna. Sırtını sıvazlıyordu şefkatle. Kasabanın en başarılı öğrencisiydi o. Eğer
sınavı verirse ki bundan kimsenin şüphesi yoktu, ilk defa bu kasabadan birisi
bir başka ülkeye okumaya gidecekti. Tek şansıydı bu. Rüyalarında bile o anı
yaşıyordu tekrar tekrar. Babasının gözlerindeki gururlu bakışlarını, annesinin
sevinç gözyaşlarını, kardeşlerinin ve akrabalarının tebriklerini görüyor gibiydi
şimdiden. O bu hayatın seçkin çocuklarından biriydi. Bunu çok iyi biliyordu.
Okul yolundaki nehir kıyısında çadırlarda yaşayan insanları gördükçe bunu daha
iyi anlıyordu. Zavallı insanlar, onları koruyacak bir çatıları bile yoktu
üstlerinde. Nasıl yaşıyorlardı bunca yokluğun içinde. Çocukları okula bile
gidemiyordu. Geleceksiz insanlardı onlar. Akşamları sesleri gelirdi bazen.
Annesi söylenirdi, hırsızlar başladı yine, diye. Babası, o kadar şikayet ettim
ama hala burada tutuyorlar bunları, derdi. Haklarında dolaşan pek çok söylenti
daha takılırdı kulağına. Neredeyse birinin ayağına taş değse, o uğursuzların
laneti çöreklendi üstümüze denirdi. Hayvanlarının pisliğinden, bitlerinden,
pirelerinden, hırsızlıklarından ve başıbozuk serserilerinden yaka silkerdi kasabalı
ama kimse de yanlarına yanaşmaya cesaret edemezdi. Hep birlikte kalabalık bir
aileydiler belki de. Kim bilir? Aman canım
onlarınki de yaşam mıydı? Yörük adamın davası mı kalmıştı bu dünya da? 19 Ekim 2015 Pazartesi
yol-3- Yürür düşleri
Setleri aşıyordu düşlerinde.
Uçsuz bucaksız çayırlarda koşuyordu, haykıra haykıra. Kocaman nefesler alıyordu
özgürlüğünden. Deniz oluyordu birden. Mavi sonsuzluk doluyordu göğsüne. Oradan
oraya uçuyordu, koşuyordu, yüzüyordu. Gökyüzü olmuştu en sonunda. Ama bütün
bunlar sürülerinin peşinde, gündüz düşünde ve gecelerin sonsuzluğa parlayan
yıldızların rüyasında görülüyordu.
Önünde yükselen duvarlar arasında akıp
gidiyordu günleri. Sürüleri de olamasa o caddelerin arasında boğulup gideceğini
düşünüyordu. Duvarların kıyısında yaşıyorlardı. Sabahları küçük çayırlık
alanlarda dolanırdı. Nehir kıyısındaki çakıllar gibi yuvarlanıp duruyordu ortalıkta.
Şık giyimli beylere bakıyordu kaçak bakışlarla. Sonra kızlara ve içlerinde
neler olduğunu bilmediği duvarlara. İçi daralıyordu. Göç mevsiminin hayaline
duruyordu hemen. İnsanların neden duvarlar ördüğünü anlamıyordu. Ne
yapıyorlardı bunca karanlık ve dar mağaralarda bu adamlar. Soluksuz kalmıyorlar
mıydı, boğulmuyorlar mıydı? Gerçekten sürekli duran bir yaşam nasıl geçerdi.
Yazı ve kışı, ömürleri duvarların içinde, üst üste, alt alta mezar evlerinde
yürümeden, gitmeden, hayatın doğuşunu, ölüşünü görmeden, rüzgarın ve yağmurun
toprağı nasıl canlandırdığını bilmeden sonra hayvanların, böceklerin bir cümle
doğanın canlarının soluğunu duymadan, ağaçların gölgesine yaslanmadan
duvarların arasında yaşamak anlaşılmaz bir işti zaten.
23 Eylül 2015 Çarşamba
Yol-2-Duvarlar
Dünya içre dünyalar arasında
aşılmaz sınırlar dikilir, yüzyıllar boyunca yıkılmayacak olan. Bakışların
kınayıcı yakıcılığı ezer içreleri. Gözleri kendi aynalarına takılır ve büyürler
uykuda. Rüyalarında boşluktan düşermiş gibi çırpınırlar, tutunurlar daha fazla
toprağa. Yataklarına yapışırlar, koltuklarına kurulurlar sonra mabetlerinin
koruyucu kanatlarına teslim olurlar sakince. O taştan, ağaçtan evlerinin içinde
ayrı ayrı dünyalar kurarlar kendilerine. Her bir odada ayrı bir gökyüzü
serilidir neredeyse. Akıllarının kıvrımlarında durmadan dolanan düşleri,
düşündükleri işleri, günlerine ve geleceklerine dair hesapları, bitmek tükenmek
bilmez kitapları okunur, yazılır. Büyümek demek okumak demekti, duvarların
içinde doğan çocuklar için. Onlar okumak için yürürdü, önce ağlar, güler,
yürür, konuşur, koşar ve nihayetinde büyürlerdi. Gözlerinin görmediklerini,
dokunamadıklarını düşüncelerinin resmiyle canlandırırlardı. Okudukça çoğalırdı
dünyaları. Anlardı kuşun kanadındaki rüzgarı, bulutların serin yükünü ve
yaşamın ısıtan, aydınlatan ışığını. Bir çocuk doğduğunda yeni bir odun daha
atılırdı ocağa. Evin içine rayihası koyu kokular dolardı mutfaktan. Dedelerin
ve ninelerin kucaklarında tutulurdu bebek ki kopmasın yaşamın köklü
sandıklarından. Bir dört duvar, onlarca neslin beşiği, eşiği, geçmişi, geleceği
ve geleneği demekti. Sabahların karşılanışı, gün boyu süren telaşı, akşamların
doyumsuz söyleyişleri hepsi değişmez bir lezzetin damakta eriyen ve sonsuza
kadar kalacak olan tadıydı. Saçlarında dolaşan eller gizemli yaşamların,
hayallerin ninnilerini fısıldardı kulaklarına. İnce, narin elleriyle kızlar
kalplerinin nazarlarını işlerdi kasnakların arasındaki beyaz kumaşlara.
Ninelerin incelikleri genç kızların renkli ipek iplikleriyle canlanıyordu yine.
Taşın üstüne taş konmalıydı.
Dedenin kurduğu ocağa bir duman daha üflenmeliydi. Duvarlar yükselir, yaşam
incelirdi. Sayısız günler açardı gözlerinin neminde. En temiz gömlekleri
giyerdi oğlanlar, babalar. Mükemmel çizgiler atılırdı buğulu camların çocuk
elleriyle. Bir oğul bin nesildi. Kırılgan sesiyle uğurlanırdı eğiten ellere,
dillere, geleceğe. O daha iyi olmalıydı, daha büyük, daha güzel hatta onun için
her bir şey mükemmel olmalıydı. Aslında durmadan ve durmadan yükseliyordu
duvarlar. Yalnızlaşıyordu insan. Saklanıyordu duvarların arkasına ve sonra
içine içine sokuluyordu kendinin.
18 Eylül 2015 Cuma
Yol-1-Yürür
Kayıp Taifesi, 2
Çobanı çeken yol
Gitmek üzere bağlandı düşler.
Uzandı geçmişten geleceğe. Adım kalmasın arkamda. Bir takibin soluğudur alıp
verilen. Ayaklarının üstünde durmaya başladığından beri uzadı adımları. Bilmek
gitmekti. Büyüdü zihninin dağlı, taşlı, ince kıvrım yolları. Her bir adımda
yenilendi, yaşlı yargıların demli sandığı.
Yürürdü adam. Bilmeden önce
yürürdü. Gözünün gördüğüne doğru atardı adımlarını. Merakı yönü olurdu. Eli
uzanırdı yabancı bakışların kör denizine. Ağaçların göğe uzanan dalları sarardı
hayatların sızlayan yaralarını. Umut bakışların ufkunda. Bulutların gölgesinde
bir ömrün köklerindeki yankı. Islandıkça yeşerir taze dallar. Yaşam uzanır.
Soluklar hızlanır, ısınır. Bir çıkın ekmek değneğinin ucunda. Kuzuların
çıngırakları vurmaya başlar. Kulağına değen ilk ses, anasının ninnisi dokunur
yüreğinin koruna. Analarının memelerine yapışır kuzular. Oluk oluk yaşam
emerken, çobanın damarı çeker dedesinden kalan gidişlere.
Onlar soluğun dirilten vuruşunu
taşıyorlardı. Duvarların arasına sığmazdı. Üzerindeki göğün bin bir rengini
bırakıp da taş mezarları mı çekecekti üstüne. Bu insanın bile isteye yaşamı
terki demekti. Bilmezdi onlar böylesi bir geçişi. Merakta etmezlerdi zaten.
Dedesi büyük göçün yürürüydü. Onun yollara dikilmiş gözlerinin özlemiyle
karılmıştı hamuru. Toprağı eşelerdi bir vakit. Yol açardı böceklere,
karıncalara. Omuzları üstünde taşırdı torununu. Gelecekti o. Yoldu, yolcuydu
taşkın akan sellerden durgun ırmaklara. Atlarının nalları altında ezilen
çayırların kokusu hiç dağılmayacaktı
burnun sızısından. Tıpkı yurt bilmeyen atalarının göğüslerindeki özgürlük hissi
gibi. Yurtları gidişleriydi. Tarihleri adımları. Hayatın akan adamlarıydı
onlar. Durup seyreden korkak yatuklardan değildiler. Gökyüzünün savrulup giden
bulutları gibi. Yeryüzünün yolcularıydılar onlar. Bir gündönümünde çıkmışlardı
dağ sırtlarındaki yaylaklarına. Doğanın özgür koynuna salmışlardı hayvanlarını.
Bir başka gündönümünde ineceklerdi nehir kıyılarına. Sığınacaklardı vadinin
ılık iklimine. Büyük göçlerden kalan türkülerini söyleyeceklerdi, gidişlerinde,
gelişlerinde. Bu en azından soğutacaktı yüreklerindeki koru. Yolları kapatan
taş duvarların ve yatukların bentleri yıkılana değin, solukları kesilene kadar
böylece dolanacaklardı vurgunlarında.
14 Eylül 2015 Pazartesi
Kralın Gaipliği
Yaşamı yok sayan bir döngü, durmadan yok
ediyordu soluğun kutsal buğusunu. Yüzyıllardır değişmeyen kurgusu insanoğlunun
yok etmek ve yok olmak üzerine dönüyordu. Öğütüyordu insanlığın son vicdan
kırıntılarını her bir çığırtkan. Bu sonsuz yok oluşun içinden sıyırmışlardı
kendilerini. Aldılar ellerine teflerini sonra, çözdüler dillerinin bağını.
Birer birer akıttılar içlerinin korundan. Tutuştu kralın sönen ateşi. Onların
dilleriyle yanmaya başladı yeniden. Isındı içi, kendine doldu. Adam bulduysa
kendini yol açılırdı zaten kendiliğinden.
Oturdukları sofraya sövdüler ilkin. Avın
lanetiydi bu. Doymuşlardı çünkü açtılar. Tram tram tek düze bir ritmle vurdular
teflerine hep birlikte. Avın gerçek bir av olabilmesi için av olanın kaçabilme
ihtimali saklı tutulmalıydı hep. Saygıyla eğilmeliydi avcılar kaçanların ve
hayata tutunanların ardından. Bir yol açık bırakılmalıydı bu yüzden. Soluğa
duyulan saygı yüzünden. Ama öyle yapmadılar. Sürünün etrafını çevirdikleri
çemberi sıkı tuttular ve böylece sürüden tek bir canlı kaçabilme ihtimalini
gerçeklik haline çeviremedi. Böylesi bir avın şölen sofrasında bastırdıkları
açlıklarına da sövdüler.
-
Bu bizim suçumuz dedi kral, bu fasıl daha fazla
uzamasın diye,
Geçtiler. Sonra başladılar krala sövmeye. Avcılar hemen toparlandı,
takındılar öfkeli bakışlarını gözlerine ve sadaklarından çektikleri okları
yeniden sürdüler yayların ucuna. Beklediler, bir ömrün hebası kadar uzunca bir
süre.
Dediler ki: biz eskiden bir çobanları bilirdik birde sütlerinden ekşi
maya tutulan koyunları. Meleşen sürülerin karnını doyurdu çobanlar. Onların
yiyeceği taze otlakların izinin sürerdi. Bunlar hangi evvel zamanın içinde
kalmış artık bilinmez ama şimdilerde çoğaldı krallar. Paylaşamazlar otlakları
ve savaşır durmadan askerleri. Biri diğeriyle, diğeri ötekiyle. İşte böylesi
meleşen askerlerin ve tepişen çobanların arasından kaçtık, ölümün ve hayatın
kıyısına, ormanlara, mezarlıklara. Âdemi aradık âdemi bulduk. Savaşın ve
kılıcınızın ucunda sallanan kan kokusunun uzağında. Gayri kral sen söyle, sen
mi kralsın yoksa biz mi?
İsyan edişiniz kimedir diye sordu,
kral. Kendinize mi dünyaya mı? Topyekûn hepsine dediler. Kulaklarına fısıldadı
içindeki karanlığın derinlerine gömdüğü sesinin titrek tınısıyla, beni de
götürün. Hâşâ dediler hep bir ağızdan. Bize mi düşmüş kendine göçmeye karar
vermiş olan âdemoğlunu götürmek. Derseniz ki, yarenlik edelim, işte onu seve
seve yaparız dediler. Kralın yüzü aydınlandı yine doğduğu gün gibi. Kral
avcılara baktı, yüzlerindeki endişeyi, kaygıyı gidermesi gerekiyordu önce. Krallığını
bırakıp bir yana, yarenlerine fısıldadı durumu. Önce avcıları yollayalım
buradan sonra yolumuza çıkalım dediler. Bensiz gitmezler ki dedi kral.
Yarenleri, sizin esaretinizde ne kadar büyükmüş böylesine. Önce siz geldiğiniz
gibi, tıpkı bir rüyadan geçer gibi çıkın aramızdan dedi kral. Ben onları
durdururum. Sonra siz bizi bir gölge takip edin ama bir tek ben göreyim sizi.
En dalgın anlarında ben de bir rüya gibi geçeyim gözlerinin önünden. Sizin
gölgenize karışayım.
Gölgemiz gölgene perdedir, ey
ademoğlu. Senin yüzüne çektiğin perde sırrımızdır. Bu ömrümüzün ahirinden
evveline saklanmış olarak kalacaktır derunumuz da. Lakin sen kral kaçabilecek
misin krallığından.
Krallığım benim cehennemindi. Benim
kaçışım budur aslıma. Cehennemimden aslıma kaçış. Sizden dilendiğimse sade yarenliğinizdir.
Öyle ise eyvallah dediler eyvallah……
Dedikleri gibide yaptılar. Usulca
sıyrıldı adamları arasından kral. Bir düşün bitişi gibi hafızalara astı
suretini, kendi göçüp gitti krallığından ve karanlığından. Geride kalanlar
devam etti ezberin kitabından yaşamaya. Kayıplığın bilinmez diyarlarında
dolaşan yolcuların yüzyıllardır gittikleri kendine açılan yollar sayısız
kaçaklar saklamakta. Bir bakın bakalım aynaya, onlardan biri de orada mı? Kim
bilir…
9 Eylül 2015 Çarşamba
Kralın Kaçışı
Kralın Firarı-4
Onlar av sofrasının dumanının üstüne
çöktüler. Başları ay gibi parlak, ayakları yalın, kınsız, kılıçsız ve hayvan
postlarına bürünmüşler oturdular kralın sofrasına. Avcılar oklarını çektiler
yaylarının ucuna bu garip adamları görür görmez. Kral kaldırdı elini, durdular.
Görmüyordu adamlar ölümün sivri ucunu. Oturdukları gibi sofraya afiyetle
yediler kralın tabağındakileri. Omuzlarına astıkları küçük tefleri koymuşlardı
yanlarına. Ölüm taşımıyorlardı üstlerinde. Bir canları birde sözleri olan
ormanın diğer canlıları gibi sürmüşlerdi kaderlerini. Hayal gibi yaslandılar
ormanın çalılarına. Durdu avcıların sancılı yüzlerinde suretleri. Kral dahi
yaslandı bir hayale. Susturdu avcılarını. Karanlık denizinden dökülüyor akıllara
büyülü sözleri.
Derinlerin uğultusu çarpmıştı kralın yüzüne.
Anlamıştı yalnızlığının ve gücünün nasıl bir geçişin bedeli olduğunu sonunda.
Aniden, kılıçsız ve sadaksız sadece insan haline soyunmuş bu adamların kudreti
altında ezildi kral. Bakamadı bir daha adamlarına. Elini kaldırdı, sadece. Bir
daha kurun dedi sofrayı. Adamları hemen yerine getirdi isteğini. Kuruldu
sofrası tekrar. Buyurun dedi kral yüzlerindeki, başlarındaki tüm tüyleri
kazınmış yabancılara. Doyduk dedi onlar. Kral yine yalnız yedi bir iki lokma
sonra avcılar doyurdu karnını. Kral anlamıştı bu isyanın nasıl bir kendine
geçiş olduğunu. Sormadı onlara, gözlerinin parlak ışıklarını izledi bir tek.
Şarkın boğucu sisleri çekildi bulutların arkasına. Yıkandı kral, üstüne oturduğu kan ırmaklarının
kokusundan, kendi sıcaklığına.
5 Eylül 2015 Cumartesi
Kralın Firarı-4-Av
Ormanın sürüleri
her köşesini bilirdi onun. Her dalın, her çalının çıtırtısı kulaklarının
hafızasında korurdu yerini. Yabancıların varlığını orman sınırlarına girer
girmez anladılar. Derinlere doğru yollandılar. Avcılardı gelenler. Bildikleri
tüm kaçış yollarına sürüklendiler. Bırakmadı peşlerini avcılar. Tüm yollarını
tıkadılar. Nefeslerini kestiler çıkışların. Bir süre tüm sesler durdu. Ormanın
sessizliği kapladı yeniden dünyalarını. Tam rahatladıkları o an işte, birden
bire saldırdı avcılar. Dört bir yanları çevrilmiş, zorladılar sağı solu bir kaçı
kaçmak için ama mümkün değildi artık. Çember giderek daraldı. Boğuldu ormanın
sürüleri. Solukları kesildi. Durdu orman. Çocuklarını kaybeden ana gibi sustu. Av
bitmişti. Sıra avcıların şenliğindeydi.
Çığlıkları dindikten sonra usul usul
yaktılar ateşleri. Zaferin kutlanması, kazanılan ödülün göğsü kabartan tadına
varma zamanıydı şimdi. Sofraları kurdular hemen. Önce kralın sofrası. Şükranın
en büyüğü onaydı zaten. Onun varlığı açıyordu yollarını ve ancak onun ihsanları
sayesinde böylesine savaşabiliyorlardı, avlanabiliyorlardı. Onun kudretinin
gölgesine sığınmışlardı. Adaletin yeryüzündeki eli olan kralın sofrası kuruldu
önce. Hepsinden önce onun karnı doymalıydı.
İklimlerin yüzyıllardır değişmeyen rüzgarının
serinliği yüzünde kralın. Aynı dedeleri gibi kurulmuştu kuruntusunun zirvesine.
Ondan beklenen görüntüye bürünüyordu gözü kaşı. Bırakmıştı kendisini avcıların
deli gözlerinin zaferine.
Kral sade
krallığına aitti. Başka bir rüyası olamazdı zaten. Kuruldu kurulan sofranın
başına, tek, gururlu ve mağrur. Her zamanki gibi. Yapayalnız.
25 Ağustos 2015 Salı
Kralın Firarı-3
Yılgın bir adam
her bir çağda kendine giden yolun izini sürmeyi bilir. Aslının sorgusu açar
kapalı yolların kapılarını. Avcı birden avlar kendini. Sanki yüzyıllar süren
bir izin ucunu yakalamış gibi teslim olur avına. Dalgaların coşkun kabarışı
patlamıştır dik kayalarına. Durulmaz zaten bu noktada. Kendine karşı dikilmez
adamın duvarı. O sadece artık dışarının, içinin ötesindekilerin varlığını siler
dimağından. Kendini bulmuş olanın ötekiyle de işi kalmamış demektir. Dönmek
eninde sonunda kendine varmak üzere çıkılan bir yol.
Üşümüş, küçük bir köpeğin sığınması gibi
kıvrılmış aklının süzgeçlerine. Bir karanlık hikâyenin suskun adımları
atılıyordu tek tük, bitmeden ve hiç dönmeden ateşin kalbine doğru soyunuyordu
kral.
Atların terli soluklarına karışmıştı, adamların
deli güçleri. At kokuyorlardı. Yıkımın, öldürmenin sarhoş eden delici coşkusu
kabarıyordu içlerinde. Orman saklıyordu sakin sürülerini. İçinde akan hayatın
kutsal soluklarının izlerini saçmadı. Onlar kurban değildi. Göklerin dirimini
taşıyorlardı. Avcıların gözleri ormanın gizleri üzerinde dolanıyor. Değdikleri
her bir yaprağı yakıp geçiyordu sanki bakışları. Toprağın üstündeki ve dalların
arsındaki en ufak bir iz dahi sürünüyordu gözlerinin nemine. Orman içine
kapandıkça onlar sürek avlarının çemberini çiziyorlardı. Ormanın iki ayrı
ucundan iki ayrı sürünün gölgesi belirip kayboldu aniden. Süreğin gözcüleri iki
ayrı yöne sürdüler atlarını. Sıkılmışlardı artık. Bir an önce kurulmalıydı
pusu. Yoksa kendi kendilerini boğazlayacaklardı. İki ayrı yöne giden iki ayrı
gözcü grubu geri dönüp buluştular avcıların ortasında. Atlarının kafaları
birbirine sokuldu. Fısıldadı gözcüler. Hangisi aradıkları sürüydü. Kuzey
çayırlara doğru dağılan gölge bulutunun kırdığı dallar vahşi hayvanların
izlerini taşıyordu. Peki ya öbürü neydi? Hemen o vahşi gölgenin daha yakınında
ağır aksak, sürüklenmiş izlenimi veren işaretler bırakan diğer bulut neydi? Bu
bildik bir sürü değil dediler. Ormanın tuzağı olabilir miydi? Belki de geri
dönmeliydiler. Buna hiç biri taraftar olmadı. Kralın başında olduğu bir av,
bırakılamazdı. Kuzey çayırlara doğru çizdiler çemberlerinin yayını. Hiçbir
tehlikeyi göz ardına bırakmadan kuruldular pusuya.
21 Ağustos 2015 Cuma
Kralın Firarı-2
Büyüdükçe
yalnızlığın sureti vururmuş kudretin aynasına. Kral olmak demek en fazla
kendinden geçiş demekmiş. İçinden bir soluk ay göçer. Perdeleri
yırtarcasına parçalanır, kopar, ay da kararır. Görünmez olur önünde açılan
yollar, kaybolur krallar. Bir düş çizilir gölgelerin arasına. Karanlık boğar
adamları, yapayalnız bir kral altın kadehinden içer şarabını.
Gözleri ancak
ayyaş bir gecenin derininde kapanır kendine. Bir çocuk bulur. Şaşkın ve düşkün.
Bir sonra zamanında aramaya başlar aslını. Elinde sade bir suret, kanlı
elleriyle bir çocuk başını okşamakta. Büyüdükçe sıfatları da büyüdü kralın,
kalın maskelerin altında unuttu yüzünü. Özledi kendini. Yandı kral. Krallığının
bedeli olarak sızlayan her yaranın ateşiyle kavruldu.
Atlarını koştular ormana doğru. Sefer
zamanı gelecekti yakında. Mevsim savaşa dönüyordu yeniden. Hazırlanmak lazımdı.
Hazar zamanının mahmurluğunu atmaları gerekti. Yüzyılların takviminden bir
iklimin rüzgârı esiyordu. Herkes bilirdi bu zamanları. Şimdi av zamanıydı. En
güzide savaşçılardı avcılar. Ölüm soluyorlardı. Burunlarında kan kokusu ve
acının kara lekesi vardı. Önce ormanın seslerini duyacaktı kulakları. Keskinleşecekti
gözleri, okların tiz çığlığı kopana dek takip devam edecekti. Sabırları
büyüyecekti zafere dek. Sonunda şölen ateşleri yakacaktı kaderlerinin diri
tanelerini. Bir düş daha onlar için kurulacaktı, avların acı haykırışlarının
yankısına. Bu zengin bir yaşamın zehirli çığlığı olsa da çocuklarının ve
karılarının bundan haberi olmayacaktı nasılsa. Rahatça öldürmenin tek yolu
buydu belki de ya da ölmemek için öldürmenin bir yolu. Avcılar bunları
düşünmezdi zaten. Düşünmeyi bile bilmezdi aslında, öldürmekten başka. Düşünmek
korkak düşkünlerin işiydi. Kralın adamları için tek gerçek avın ve savaşın
delici yıkımıydı.
14 Ağustos 2015 Cuma
KAYIP ZAMANLARIN NOTLARI Oğul erdeme mirastır…..
Rical-i gayb’dan (KAYIP TAİFESİNDEN) KRALIN FİRARI-1
Kapılar
kırılır. Zamanın sırları dökülür bir bir. İnsanlığın hafızasında saklı kalan
odalardan temiz denizler dolar sokaklara. Denizler kurur, yollar deniz olur,
içine düştüğün derya anlamını yitirir an be an. Kışın yaza gebeliğinin
kurgusudur bu. Bilinmez diyarlarla kayıp diyarlar arasındaki geçişin anlığından
izler kalıyor düşlere.
Karanlık diyor adamları. Işık neredeydi bilmiyor kral. Hep birlikte susuyorlar
sonra. Beklemeye başlıyorlar. Anlığın birden boşalıp yıldızı parlatacağı
çınlamayı bekliyorlar. Başlamanın ardından genişliyor iklimlerin sakin örtüsü.
Kaplanıyor ufuk. Adamlar unutuyor karanlığı. Boşluk ve anlamsızlık vuruyor can
duvarlarına. Sıkılıyorlar. Unutmuyor kral beklemeyi.
Küçük kara toprakların üzerinde tepinen adamların soluklarının nemi kurumadan
ve ardından hızlı atların sırtında hiç durmadan günlerce oradan oraya
gidenlerin topukları yere değmeden çok ama çok önce uzak diyarların suyunu
taşıyan bulutlar yola çıkmıştı bile. Bulutları sürükleyen rüzgarın ıslığı
duyulmadan önce tüm adamların alınlarına değdi serinliği. Issız ve boş
sürgünlerin bittiğinin habercisiydi bu. Tanıdık bir yeni dönemin ilk kokusu.
Tüm bu adamlar döngüyü bilirdi zaten. Her bitişin ardından nasıl bir başlangıç
geleceğini ve onun içlerine işlemiş olan bütün anlarının yeniden gelişini,
yenilenişini yaşarlardı koyunlarında.
Karanlık, ne mevsimin taşıdığı rüzgarlara ne de atlıların keskin oklarının
ıslığına bağlıydı. Bütün belaların geldikleri gibi savrulup gidecekleri bir yer
vardı. Bu varlığını hissettirmeden ağır ağır çöken bir yüktü, kralın yüreğinde.
Yıldızın parlaklığını söndüren bir karanlık. Sonra ayın, güneşin ve insanın
gözünün nurunu saran bir karanlık.
Şafağı sökmeyen bir akşamdı. Umutların üzerine kalın ve kara örtüler çekilmiş,
gölgeler dolaşıyor sokaklarda. Gölgelerin evlerinde kandiller hiç sönmüyor.
Onlar evlerindeyken kayboluyorlar. Yapayalnız kalıyor kral. Sırtında
adamlarının gözleri ve halkının sürgün yaraları. Sade kralın üzerine
çökmüş karanlık. Kadınları, sevdikleri, çocukları gölgeleşiyor. Onlarda kendi
dünyalarında kayboluyorlar. İhtişamlı sarayının altından, gümüşten eşyaları,
bin bir çeşit değerli taştan yapılmış ziynetleri ve giydiği saf ipek tüm abaları
sisin kaybeden karanlığında kalıyor.
6 Ağustos 2015 Perşembe
Erdemin Mektubu
Sevgili önce
Mümtaz sonra Hikmet olan kısaca Meleğin vazgeçilmezi olan sevgili babam, seni
aramakla geçti tüm ömrüm. Yokluğundan doğdum sayıyıyorum kendimi. Senin
ölümünle tekrar buluştum Meleğimle, annemle. Seni tanımaya yıllar sonra yeniden
başladım. Hayatımın orta yerindesin artık. Sen yokken var olmayı başarabilen
adam, sevgili babamseni anlamak zorunda olduğumu hissediyorum. Var oluşumun
bütünlüğüne kavuşabilmem için doğumumla yok olan bir babanın, ölümüyle var
oluşunu anlamlandıran oğlu olarak önce bir “yok”’u anlamak zorındayım. Senin
hikayen bu yüzden yazılmaktadır, hikmet efendi, öncelikle bunu bilesin. Yoksa
senin kendine özgü savruk karakterinlehiç bir alakası yoktur. Şahsiliğin insanoğlunun
ana rahminde döllenmesiyle başladığını düşünecek olursak,benim Erdem olarak
sondan başa doğru önce Hikmet’i sonra Mümtaz’ı anlamaya çalışmam doğal
görülmelidir. Seninle barışmam gerektiğine inanıyorum. Bunun seninle bir ilgisi
olamadığını adımgibi biliyorum. Derdim kendimle. Sakinleşmem gerek artık.
Sevdiğim iki kadın, biri Melek biri Canan, beni beklemekte. Benim bu kadar
güçlü bir mecburiyet karşısında herhangi bir seçeneğim olmadığı için mecburen
seni anlamak işiyle uğraşmak zorundayım, Hikmet Efendi. Bu sana ilk ve son
mektubun sebebi ve seni anlamaya çalışan hikayenin oluşum gerekçesi budur işte,
sevgili mümtaz, hikmetli babam. Meleğimle, Cananımın sinesinden kopan bir
hikayenin başlangiç ve sonuyuz.
İçimde biriken kayıp zamanların tortularından sıyrılıp sevgiyle selamlaşmak için sevgili babam kaçtığın yerlerde bıraktığın izleri toplayıp bir güzel kaçak cennetinle yüzleşiyorum. Seni ve kendimi anlamak için derlediğim notlardan nasıl bir dünya çıkacağını bilmeden yazılmıştır bu kendine kaçan adamın hikayesi. Sevgili babam Hikmet efendinin bana bıraktığı bir miras olarak not düşülmüştür, tarihin kayıtsız sayfalarına. Sevgiyle selamlaşmak ümidiyle, hoş olunuz, emi!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Ay Masalları
Ay Masalları, I.Zaman: Yeni Ay Kuzgun, Asırlardır sallanan bir koltukta, küçük kara bir kuş düşü tutuluyordu. Birike bir...
-
Ay Masalları, I.Zaman: Yeni Ay Kuzgun, Asırlardır sallanan bir koltukta, küçük kara bir kuş düşü tutuluyordu. Birike bir...
-
Yaşamı yok sayan bir döngü, durmadan yok ediyordu soluğun kutsal buğusunu. Yüzyıllardır değişmeyen kurgusu insanoğlunun yok etmek ve yok o...








