5 Eylül 2015 Cumartesi

Kralın Firarı-4-Av

Ormanın sürüleri her köşesini bilirdi onun. Her dalın, her çalının çıtırtısı kulaklarının hafızasında korurdu yerini. Yabancıların varlığını orman sınırlarına girer girmez anladılar. Derinlere doğru yollandılar. Avcılardı gelenler. Bildikleri tüm kaçış yollarına sürüklendiler. Bırakmadı peşlerini avcılar. Tüm yollarını tıkadılar. Nefeslerini kestiler çıkışların. Bir süre tüm sesler durdu. Ormanın sessizliği kapladı yeniden dünyalarını. Tam rahatladıkları o an işte, birden bire saldırdı avcılar. Dört bir yanları çevrilmiş, zorladılar sağı solu bir kaçı kaçmak için ama mümkün değildi artık. Çember giderek daraldı. Boğuldu ormanın sürüleri. Solukları kesildi. Durdu orman. Çocuklarını kaybeden ana gibi sustu. Av bitmişti. Sıra avcıların şenliğindeydi.

Çığlıkları dindikten sonra usul usul yaktılar ateşleri. Zaferin kutlanması, kazanılan ödülün göğsü kabartan tadına varma zamanıydı şimdi. Sofraları kurdular hemen. Önce kralın sofrası. Şükranın en büyüğü onaydı zaten. Onun varlığı açıyordu yollarını ve ancak onun ihsanları sayesinde böylesine savaşabiliyorlardı, avlanabiliyorlardı. Onun kudretinin gölgesine sığınmışlardı. Adaletin yeryüzündeki eli olan kralın sofrası kuruldu önce. Hepsinden önce onun karnı doymalıydı.
İklimlerin yüzyıllardır değişmeyen rüzgarının serinliği yüzünde kralın. Aynı dedeleri gibi kurulmuştu kuruntusunun zirvesine. Ondan beklenen görüntüye bürünüyordu gözü kaşı. Bırakmıştı kendisini avcıların deli gözlerinin zaferine.

Kral sade krallığına aitti. Başka bir rüyası olamazdı zaten. Kuruldu kurulan sofranın başına, tek, gururlu ve mağrur. Her zamanki gibi. Yapayalnız. 

25 Ağustos 2015 Salı

Kralın Firarı-3

Yılgın bir adam her bir çağda kendine giden yolun izini sürmeyi bilir. Aslının sorgusu açar kapalı yolların kapılarını. Avcı birden avlar kendini. Sanki yüzyıllar süren bir izin ucunu yakalamış gibi teslim olur avına. Dalgaların coşkun kabarışı patlamıştır dik kayalarına. Durulmaz zaten bu noktada. Kendine karşı dikilmez adamın duvarı. O sadece artık dışarının, içinin ötesindekilerin varlığını siler dimağından. Kendini bulmuş olanın ötekiyle de işi kalmamış demektir. Dönmek eninde sonunda kendine varmak üzere çıkılan bir yol.
   Üşümüş, küçük bir köpeğin sığınması gibi kıvrılmış aklının süzgeçlerine. Bir karanlık hikâyenin suskun adımları atılıyordu tek tük, bitmeden ve hiç dönmeden ateşin kalbine doğru soyunuyordu kral.

     Atların terli soluklarına karışmıştı, adamların deli güçleri. At kokuyorlardı. Yıkımın, öldürmenin sarhoş eden delici coşkusu kabarıyordu içlerinde. Orman saklıyordu sakin sürülerini. İçinde akan hayatın kutsal soluklarının izlerini saçmadı. Onlar kurban değildi. Göklerin dirimini taşıyorlardı. Avcıların gözleri ormanın gizleri üzerinde dolanıyor. Değdikleri her bir yaprağı yakıp geçiyordu sanki bakışları. Toprağın üstündeki ve dalların arsındaki en ufak bir iz dahi sürünüyordu gözlerinin nemine. Orman içine kapandıkça onlar sürek avlarının çemberini çiziyorlardı. Ormanın iki ayrı ucundan iki ayrı sürünün gölgesi belirip kayboldu aniden. Süreğin gözcüleri iki ayrı yöne sürdüler atlarını. Sıkılmışlardı artık. Bir an önce kurulmalıydı pusu. Yoksa kendi kendilerini boğazlayacaklardı. İki ayrı yöne giden iki ayrı gözcü grubu geri dönüp buluştular avcıların ortasında. Atlarının kafaları birbirine sokuldu. Fısıldadı gözcüler. Hangisi aradıkları sürüydü. Kuzey çayırlara doğru dağılan gölge bulutunun kırdığı dallar vahşi hayvanların izlerini taşıyordu. Peki ya öbürü neydi? Hemen o vahşi gölgenin daha yakınında ağır aksak, sürüklenmiş izlenimi veren işaretler bırakan diğer bulut neydi? Bu bildik bir sürü değil dediler. Ormanın tuzağı olabilir miydi? Belki de geri dönmeliydiler. Buna hiç biri taraftar olmadı. Kralın başında olduğu bir av, bırakılamazdı. Kuzey çayırlara doğru çizdiler çemberlerinin yayını. Hiçbir tehlikeyi göz ardına bırakmadan kuruldular pusuya. 

21 Ağustos 2015 Cuma

Kralın Firarı-2

Büyüdükçe yalnızlığın sureti vururmuş kudretin aynasına. Kral olmak demek en fazla kendinden  geçiş demekmiş. İçinden bir soluk ay göçer. Perdeleri yırtarcasına parçalanır, kopar, ay da kararır. Görünmez olur önünde açılan yollar, kaybolur krallar. Bir düş çizilir gölgelerin arasına. Karanlık boğar adamları, yapayalnız bir kral altın kadehinden içer şarabını.
Gözleri ancak ayyaş bir gecenin derininde kapanır kendine. Bir çocuk bulur. Şaşkın ve düşkün. Bir sonra zamanında aramaya başlar aslını. Elinde sade bir suret, kanlı elleriyle bir çocuk başını okşamakta. Büyüdükçe sıfatları da büyüdü kralın, kalın maskelerin altında unuttu yüzünü. Özledi kendini. Yandı kral. Krallığının bedeli olarak sızlayan her yaranın ateşiyle kavruldu.
Atlarını koştular ormana doğru. Sefer zamanı gelecekti yakında. Mevsim savaşa dönüyordu yeniden. Hazırlanmak lazımdı. Hazar zamanının mahmurluğunu atmaları gerekti. Yüzyılların takviminden bir iklimin rüzgârı esiyordu. Herkes bilirdi bu zamanları. Şimdi av zamanıydı. En güzide savaşçılardı avcılar. Ölüm soluyorlardı. Burunlarında kan kokusu ve acının kara lekesi vardı. Önce ormanın seslerini duyacaktı kulakları. Keskinleşecekti gözleri, okların tiz çığlığı kopana dek takip devam edecekti. Sabırları büyüyecekti zafere dek. Sonunda şölen ateşleri yakacaktı kaderlerinin diri tanelerini. Bir düş daha onlar için kurulacaktı, avların acı haykırışlarının yankısına. Bu zengin bir yaşamın zehirli çığlığı olsa da çocuklarının ve karılarının bundan haberi olmayacaktı nasılsa. Rahatça öldürmenin tek yolu buydu belki de ya da ölmemek için öldürmenin bir yolu. Avcılar bunları düşünmezdi zaten. Düşünmeyi bile bilmezdi aslında, öldürmekten başka. Düşünmek korkak düşkünlerin işiydi. Kralın adamları için tek gerçek avın ve savaşın delici yıkımıydı.

14 Ağustos 2015 Cuma

KAYIP ZAMANLARIN NOTLARI Oğul erdeme mirastır…..

Rical-i gayb’dan (KAYIP TAİFESİNDEN)  KRALIN FİRARI-1
  Kapılar kırılır. Zamanın sırları dökülür bir bir. İnsanlığın hafızasında saklı kalan odalardan temiz denizler dolar sokaklara. Denizler kurur, yollar deniz olur, içine düştüğün derya anlamını yitirir an be an. Kışın yaza gebeliğinin kurgusudur bu. Bilinmez diyarlarla kayıp diyarlar arasındaki geçişin anlığından izler kalıyor düşlere.
   Karanlık diyor adamları. Işık neredeydi bilmiyor kral. Hep birlikte susuyorlar sonra. Beklemeye başlıyorlar. Anlığın birden boşalıp yıldızı parlatacağı çınlamayı bekliyorlar. Başlamanın ardından genişliyor iklimlerin sakin örtüsü. Kaplanıyor ufuk. Adamlar unutuyor karanlığı. Boşluk ve anlamsızlık vuruyor can duvarlarına. Sıkılıyorlar. Unutmuyor kral beklemeyi.
   Küçük kara toprakların üzerinde tepinen adamların soluklarının nemi kurumadan ve ardından hızlı atların sırtında hiç durmadan günlerce oradan oraya gidenlerin topukları yere değmeden çok ama çok önce uzak diyarların suyunu taşıyan bulutlar yola çıkmıştı bile. Bulutları sürükleyen rüzgarın ıslığı duyulmadan önce tüm adamların alınlarına değdi serinliği. Issız ve boş sürgünlerin bittiğinin habercisiydi bu. Tanıdık bir yeni dönemin ilk kokusu. Tüm bu adamlar döngüyü bilirdi zaten. Her bitişin ardından nasıl bir başlangıç geleceğini ve onun içlerine işlemiş olan bütün anlarının yeniden gelişini, yenilenişini yaşarlardı koyunlarında.
   Karanlık, ne mevsimin taşıdığı rüzgarlara ne de atlıların keskin oklarının ıslığına bağlıydı. Bütün belaların geldikleri gibi savrulup gidecekleri bir yer vardı. Bu varlığını hissettirmeden ağır ağır çöken bir yüktü, kralın yüreğinde. Yıldızın parlaklığını söndüren bir karanlık. Sonra ayın, güneşin ve insanın gözünün nurunu saran bir karanlık.
    Şafağı sökmeyen bir akşamdı. Umutların üzerine kalın ve kara örtüler çekilmiş, gölgeler dolaşıyor sokaklarda. Gölgelerin evlerinde kandiller hiç sönmüyor. Onlar evlerindeyken kayboluyorlar. Yapayalnız kalıyor kral. Sırtında adamlarının gözleri ve halkının sürgün  yaraları. Sade kralın üzerine çökmüş karanlık. Kadınları, sevdikleri, çocukları gölgeleşiyor. Onlarda kendi dünyalarında kayboluyorlar. İhtişamlı sarayının altından, gümüşten eşyaları, bin bir çeşit değerli taştan yapılmış ziynetleri ve giydiği saf ipek tüm abaları sisin kaybeden karanlığında kalıyor.

6 Ağustos 2015 Perşembe

Erdemin Mektubu

Sevgili önce Mümtaz sonra Hikmet olan kısaca Meleğin vazgeçilmezi olan sevgili babam, seni aramakla geçti tüm ömrüm. Yokluğundan doğdum sayıyıyorum kendimi. Senin ölümünle tekrar buluştum Meleğimle, annemle. Seni tanımaya yıllar sonra yeniden başladım. Hayatımın orta yerindesin artık. Sen yokken var olmayı başarabilen adam, sevgili babamseni anlamak zorunda olduğumu hissediyorum. Var oluşumun bütünlüğüne kavuşabilmem için doğumumla yok olan bir babanın, ölümüyle var oluşunu anlamlandıran oğlu olarak önce bir “yok”’u anlamak zorındayım. Senin hikayen bu yüzden yazılmaktadır, hikmet efendi, öncelikle bunu bilesin. Yoksa senin kendine özgü savruk karakterinlehiç bir alakası yoktur. Şahsiliğin insanoğlunun ana rahminde döllenmesiyle başladığını düşünecek olursak,benim Erdem olarak sondan başa doğru önce Hikmet’i sonra Mümtaz’ı anlamaya çalışmam doğal görülmelidir. Seninle barışmam gerektiğine inanıyorum. Bunun seninle bir ilgisi olamadığını adımgibi biliyorum. Derdim kendimle. Sakinleşmem gerek artık. Sevdiğim iki kadın, biri Melek biri Canan, beni beklemekte. Benim bu kadar güçlü bir mecburiyet karşısında herhangi bir seçeneğim olmadığı için mecburen seni anlamak işiyle uğraşmak zorundayım, Hikmet Efendi. Bu sana ilk ve son mektubun sebebi ve seni anlamaya çalışan hikayenin oluşum gerekçesi budur işte, sevgili mümtaz, hikmetli babam. Meleğimle, Cananımın sinesinden kopan bir hikayenin başlangiç ve sonuyuz. 
  İçimde biriken kayıp zamanların tortularından sıyrılıp sevgiyle selamlaşmak için sevgili babam kaçtığın yerlerde bıraktığın izleri toplayıp bir güzel kaçak cennetinle yüzleşiyorum. Seni ve kendimi anlamak için derlediğim notlardan nasıl bir dünya çıkacağını bilmeden yazılmıştır bu kendine kaçan adamın hikayesi. Sevgili babam Hikmet efendinin bana bıraktığı bir miras olarak not düşülmüştür, tarihin kayıtsız sayfalarına. Sevgiyle selamlaşmak ümidiyle, hoş olunuz, emi! 


24 Haziran 2015 Çarşamba

Ezbersiz Buluşmalardan

Erdem her daim aklın yolundan yol almış bir adam olmuştu. Kendini bilmişti hep. Evden ayrıldığında hukuk fakültesini kazanmıştı aslında. Büyük bir heyecanla eve koşup annesine sarılıp ağlamıştı o gün hatta. Melek’de ağlamıştı her zaman ki gibi. Oğlunun kendinden kopuşuna mı ağlıyordu yoksa yıllardır bir köşede kendini bekleyen Hikmeti’ne mi, o belli değildi işte. Erdem olduğu gibi kabullenmişti içine doğup büyüdüğü iklimi. Bu yüzden hiç bir zaman asiliği görülmemiştir kendisinin. O ulaşılmaz baba duvarlarının arkasına niye saklanmıştı, hiç sormadı hiç bir kimseye. Merakı yokluğun saltanatındaydı, yoktu yani karşılığı. O da Efendi efendi kabullendi var oluşunun eksik yanlarını. O yüzden hiç bir his besleyemedi babasına. Sanki Hikmet efendi öldükten sonra tanımaya başlamıştı onu. Bir doğumla ölen baba bir ölümle doğmuştu evladı için. Güç işti bu biliyordu Erdem ama anlamaya çalışacaktı artık. Bir oğulun ancak babasının yokluğunda var olabileceğini. Yeni ve kendine özgü bir kişiye dönüşebileceğini. Yıllardır gördüğü babasının kopyası oğullar ve anasının benzeri kızlarla bozulmayan ezberlerin nasılda nesilden nesile aktarıldığını ve bitip tükenmek bilmeyen acıların bayramların vazgeçilmez konularına dönüştüğünü, her birinin  güya kendi acısının sönmeyen alazıyla dolaştığını, yandığını, yaktığını görünce saygı duymaya başlayacaktı Hikmet efendiye. Geçmişinden ve göçünden hiç bir iz bırakmamıştı evladına. Sıfırdan başlamış bir hayat armağan etmişti oğluna. Kendi yok oluşunun eziyetini değil bir var oluşun sefilliğini bırakmıştı aslında. Bundan şikayet edebilecek bir kimse de olamazdı zaten. Kendi olabilen, derdi kendini bulmak, bilmek olan insanoğulu hakikatın erdemine ulaşmış olmaz mıydı zaten. İşte tamda şimdi Erdem bu durumu keşfetmenin kıvancıyla genişlemişti. Tüm dünyayı gelmişiyle geçmişiyle kucaklayıp yüreğinde eritme zamanındaydı. Dudağına nerden hatırladığını bilmediği bir ıslık gelip yerlemişti. Yüzünde huzurlu bir tebessümle işinin başında, insanların türlü sorunlarının savunmasını yapmaktı işi, gündüzün çıplak aydınlığından gecenin savruk rüzgarlarının ay ışığına doğru çalkalanıp gidiyordu. Yol uzuyordu önünde, çekiyordu kendine kendine. Erdemin zamanında yaşıyordu şimdi Hikmet efendi, ölmemişti daha.

26 Mayıs 2015 Salı

Bağ

Gözlerindeki nemle bakardı annesi ona, oldum olası göz yaşları hep hazırda beklerdi. Erdemin ilk gördüğü gözler buğuluydu hep. Şimdi de değişen pek bir şey olmamıştı. Lakin anlıyordu artık, sıra ona gelmişti. Onun hikayesi oynanacaktı. Kimseyi diyordu, kimseyi dahil etmemeliyim kendi karanlığıma. Hiç kimsenin gözleri dolmamalı benim hikayemin içinde. Ya gerçekten kopmalıyım bu karanlığın takibinden, yalandan da olsa durmadan gülmeli ve güldürmeli ya da kaybolmalıyım. Tek başınalığıma kimseyi ortak etmemeliyim. Henüz bir tercih yapmak için çok erkendi. Kendini alamazdı Cananın tutkusundan daha. Karanlıkla hesabını bir süre daha ertelemeye karar verdi. Umarsız uykuların kucağına bıraktı kendini. Bir Melekle bir Canan tutmaktaydı nöbetini. İçindeki kaçak kuyusunu rüyalarına saklama zamanındaydı.
Melek oğluna usul usul doğumundan, çocukluğundan sonra babasından söz ediyordu. Erdem ise öğle üstleri onun anlattıklarını not ediyordu defterine. Birikiyordu yavaşça, farkında olmadan Hikmet doluyordu içine. İşine geri dönmüştü artık. Bürosunda akşamların Hikmetli yankısı kulağında, davaların küçük ayrıntılarıyla uğraşır olmuştu. Kavgaların düğümünü çözerken ne kadarda çok sokuluyordu bilinmezlğin karanlık sureti yamacına. Bu halin adının Hikmet olduğunu ise annesinin yalnız ikliminden soluyordu durmadan. Hikmet büyütüyordu oğlunu artık. Hakikatin adil iklimine yaklaşıyordu Erdem usul usul.. Zaman en iyi bağ olmuştu ikisi arasında.Melek ise bu bağı dokuyan en iyi ulak. Zamanları bağlayan en usta bağcı.

   

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Perde

    Sabahları beraber kahvaltı yaptık annemle. Özlemişim onun çayının dumanını. Bazı günlerde simit aldım kahvaltı için. İlk zamanlar hiç konuşmuyordu. Kahvaltıdan sonra bulaşıkları yıkayıp kahve yapıyordu. Karşılıklı susarak içiyorduk. Bir zaman böyle devam ettik. Bir gün benim için her hangi bir gün olan bir günde, “nasılsın oğlum”, dedi, bana. Yılların özlemiyle doluydu bakışları. Hep yalnızım, anne, diyebilmeyi isterdim ama iyiyim, dedim. Sen nasılsın?
-seni çok özlediğimi anladı, usulca her zamanki gibi ama bu sefer sonsuza dek ayrıldı aramızdan. Sana kavuştuğum için, iyiyim oğlum, tıpkı doğduğun gün gibi ve yine yarım yok yani hep buruk.
-iyi bir yanın da var bir köşende. Yapayalnız değilsin anne.
-biliyorum oğlum, bilmezmiyim hiç, Hikmetin işleridir bunlar hep
     Doğuştan yorgun bir adamdı babam, biliyorum seni, kendimden biliyorum. İlk soluğumdan beri acıyordu boğazım. Anamın ve benim başbaşalığımızdan beri bilmekteyim bunu. Acı bir doğumdu benimkisi en az anamın çığlığı kadar ve sonra senin Hikmet efendi kendi kulaklarında yankılanan boşluğun kadar acı bir tat, dünya ve benim yani soluğum arasındaki ilişki. Sonra dün, ölümün ve mezarının yankısı…doğduğum an kadar tanıdıktı hepsi inan. Buna şüphen olmayacaktır lakin inan diyorum lütfen inan. Bil ki yoksun artık sen, öldün artık inan…ben yeni bir nefestim senin sıcağından doğan ve seni bilmekti işim zaten. Sen öldüğün gün doğacaktın benim için. Bir oğul mirasın ve şanına yaraşır bir kaçak öyküsü yazmaya yazgılı bir adam... 

  Soğuk bir gecede doğmuştu Erdem. Buz dökülüyordu sanki gökyüzünden. Çok küçük doğmuştu. Çocukcukluğu boyunca zayıftı ve hiç bitmeyen hastalıkları arasında Melek’in sıcak soluğu sarmıştı onu. Babası karanlık bir perdenin ardında, görünmez zaten Erdem de merak etmiyordu onu. Gürültücü bir çocuk olmamıştı hiçbir zaman sakince kağıt ve kalemlerle oynar dururdu. Karanlığın içinde kalanın resimlerini çizerdi durmadan. Çizdiği tüm resimlerin en sonunda kara kalemiyle tüm kağıda bir perde çekerdi. Hafif çizilmiş gri perdenin ardında kalırdı tüm ayrıntılar. Sonra küçük şiirler yazmaya başladı, büyüdü, büyürken hep şiirler yazardı. Karanlığın hikayelerini yazdı ilk gençliğinde, daha sonra hepsini bıraktı. Evini ve annesini terk etti. Hiçbir şeyi görmedi gözü. Hastalıklı bir aşkla Canan'a bağlandı. Bir tek Erdem, evdeki karanlığa inat bir yaşam kurmuştu kendine. Ya şimdi o karanlığın ölümünden sonra ne yapacağını bilemiyordu. Onun için aslında karanlık ölmüştü. Çiğ bir aydınlanma yaşanacaktı artık. Ne yapacaktı bu durumda hiçbir fikri yoktu. 

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Oğul Erdem: Kaçak bir kaçığın cenaze işleri

Sana değil Hikmet efendi yokluğunda solan anneme üzülüyorum. O gün geç kalkacaktım. Bir Pazar keyfi yapacaktık Cananla beraber. Telefon çaldı. Bırak dedi, Canan, bozma keyfimizi. Belki önemlidir dedim, annem ağlıyordu. Anladım. Ölmüştün. Geliyorum anne dedim. Eve koştum hemen, boynuma sarıldı, boğuluyordu sanki. Avuttum onu sonra oturduk, canı çekiliyordu. Yapayalnızdı. Bir ölüyle baş başa. Hiç kimse yoktu çağıracağı, komşusu, akrabası veya bir arkadaşı. Hepsi sendin onun için ve  o tüm insanlarının yasını bir başına tutuyordu. “Hayat devam ediyor anne!”, demek çok zordu ona. Sustum. Derin derin kokladı beni. Senden bir iz arıyordu, Hikmet efendi, bu belliydi. Saatlerce devam etti bu arayış salınımı. Gitti geldi, sen içerde, upuzun beyaz örtüler başından çekili; o ise burnunda Hikmet kokusuyla omzumda. Sonra bir ara Cananı aradım, gel dedim. Geldi. Annemin yanına bıraktım onu. Gidip cenaze işlerini hallettim. Camiye gittim, hoca salanı verecekti ikindi namazını müteakip defin edecektik seni. Kahvehaneye uğradım, tanıyanlardan bir kaçı hemen takıldı peşime. Efendi adamdı dediler. Sırasını karıştırıyorum ama bir ara doktor geldi eve ölüm tutanağını tuttu. Bu Canan geldikten sonraydı ama bak bundan eminim. Annemi sokmadık artık odaya çünkü. Bir veda etsin hiç olmazsa dedi doktor. İsterseniz bir iğne yapayım, diye söyledi sonra. Yok dedik yok bu acıyı yaşamadan hayata yeniden geri dönemez o. Bırakın dedi o zaman doktor. Bırakın ölü, yıkanmadan önce son vedasını etsin. Ben de doktorla çıktım zaten. Annem tam olarak ne yaptı bilmiyorum. Mezar yeri falan satın aldım senin için. Sonrası hep bilindiği gibi işte. Benim hep bildiğim ama annemin ilk defa tanıştığı boşlukla baş başa, Melek, ben ve Canan kalakaldık. Hepsi bu işte Hikmet efendi. Hepsi bu!  
Bir süre annemle beraber yaşadık. Birinci derece yakınım olduğun için 15 gün tatil verdiler bana. Canan hemen döndü işine. Akşamları son üçlü kadromuz tamamlanıyordu. Canan sabahları hepimizden önce kalkıp, gitmek  zorunda olduğu için bir tek akşamları tam oluyorduk. Sonrasında yani gün boyu, bir Melek ve ben sonra bir hayal olarak sen vardın Hikmet efendi. Annemin gözündeki yaştın artık sen. Öncesinde neydin onu da tam bilemiyorum ama. Son durumda böyleydi, işte.

22 Mayıs 2015 Cuma

MELEK

Hikmetin ardında bir yas. Nuru sönmüş bir Melek, solmakta tasasından. Lakin onun karanlığında bir hayal dolaşmakta hala. Tek başınalığın esaretinde görülen düşler değmezmiş gerçeğin sığ koylarına.
Uyumuştuk o sabaha doğru. Ben uyandığımda o hala uyuyordu. Yorulmuştu, bütün gece konuşmaktan ve bunca yıl için için dolmaktan. Sanki bir an önce boşaltmak istiyordu içini. Hiçbir zaman durduramamıştım zaten onu. Son anında da tutamadım. Neyse sonra da hiç uyanmadı artık. Bardaktan boşanırcasına dökmüştü kendini. Son damlasıymış demek. Rahat içimde uyudu. Yüzünde bir yarım gülümseme, gözlerinden biri açık, oğlu varınca yanına birkaç damla yaş süzüldü açık gözünden sonra o da  kapandı. Hep birlikte sessizliğe gömüldük.

                                                 Söylenecek tüm sözleri söyleyip gitti. 

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Hikmet ve Melek Çağları

Baş başa kaldığımız zamanlarda yazılıyordu tarihimiz. Yorgun ve titrek elleriyle zaman açıyordu hayatımızın ucunu. Biz törpülenmiş yanlarımızdan bileniyorduk yine. Açılıyordu bir kırmızıya çalan gecesefası daha. Eyvallah edasında nazlanıyorduk, ömrümüzün bu baharına da. Senle ben Melek hep bahardık. Üşüyor musun hayatım? Yok gözümün bebeği yok, derdin, senin yanında üşür müyüm hiç ben. Ah be gözlerim, siz mi tutuşturdunuz bu alevi. Bu yüzden mi sönmüyor hiç. Meğerse ne büyük kötülük etmişsiniz sevdiğime. Hikmetinden sual olunmaz Melek, beraber ölelim olmaz mı? Aynı anda yumalım gözlerimizi ve aynı anda açılsın sonsuzluğun kapıları önümüzde. Ben seni bu soğuk iklimlerde bir başına bırakamam, nazlım. Gözüm arkada kalır. Sen benden önce davranır isen, hiç şüphe etme hemen ardından yetişirim sana. Kızma yine Melek, durup dururken niye ölümden söz açtın yine, diye. Vaktimiz geliyor artık. Belli bu her halimizden. Avutuyorum kendimi işte. Dünyanın sahte suretlerinden olmadık diye, ölüm yakamıza yapışmayacak değil ya. Hazırlıyorum kendimi, şaşırmayalım.
Yıllarım dillendi, canım, yaşlandım artık istediğim kadar geveze olabilirim. Çay içelim şarap yerine. Yoksul akşamımız sürsün bir taşım daha. Sabahlara kadar konuşalım durmadan. Yangınımız sönsün. Yüreklerimizin kabaran yaraları kanasın. Aslında şarap içsek kızılından daha iyiydi ama onu da bir yarına bırakalım. Uykun gelirse, sen uyu Melek, ben konuşurum sana. Kulağında durmadan dönen şarkın olurum. Sen keyfine bak Melek beni elleme bu gece. Sus deme. İçimizi dökelim ortalığa, kimsenin toplamaya kalkacağını da sanmam zaten.
Ne dersin Melek? Bazen diyorum ki biz ölü doğan çocuklarmıydık, kim bilir. Belki de hep bu yüzden bir ölü yaşam sürmüşüzdür. Annelerimiz ağlamasın diye yaşıyor taklidi yapmışızdır. Yakışmıyoruz ikimizde bu dünyaya Melek, biliyor musun. Yakışmıyoruz. Senin o naif bakışlarının yaldızlı yalnızlığından ben sorumlu değilim, Melek. Suskun ve yorgun bir efkar akşamında ölümden söz edilir mi diyeceksen eğer dönüp bakıyorum yaşama dair hiçbir iz bulamıyorum Melek. Belki sade bir ıslık sesi çalınıyor kulağıma, hep aynı nağmeyi üfleyen hepsi bu. Yaşamak bu kadar olmamalı diye düşünüyorum sonra. Hep çocuk kaldık, annemiz üzülmesin diye. Onun titrek gülümsemesinde bir yer aradık kendimize durmadan. Senle ben Melek ne zaman yelkenlerimizi birbirimize doğru açtık asıl o zaman doğduk belkide. Umarsız dinleyişinden biliyorum bunu.

Ay Masalları

  Ay Masalları,   I.Zaman: Yeni Ay   Kuzgun,   Asırlardır sallanan bir koltukta, küçük kara bir kuş düşü tutuluyordu. Birike bir...